Sign in or Join FriendFeed
FriendFeed is the easiest way to share online. Learn more »
A. Selim Tuncer
Sıkılmak modernliğin alamet-i farikası mı? | Murat Güzel - http://www.stargazete.com/acikgor...
Norveçli düşünür Svendsen modern zamanlarda yaygınlaşmış sıkıntı fenomenini felsefe, edebiyat, psikoloji, teoloji ve sosyoloji metinleri üzerinden tartışıyor. - A. Selim Tuncer
"Modernliği en iyi tanımlayabilecek durumu oluşturan sekülerleşmenin, sıkıntıya yol açan ‘anlam kaybı’yla bağlantılarını ortaya çıkaran Svendsen, modern hayatın çıkardığı anlam boşluğunu gidermek üzere, modern bireylerin hedonizme ve sapkın bir ihlal mantığına savrulduklarını gösteriyor. Sıkıntının uyuşturucuyla, alkolle, tütünle, yeme bozukluklarıyla, izdihamla,vandalizmle, depresyonla, saldırganlıkla, nefretle, şiddetle, intiharla, tehlikeli davranışlarla ilişkilendirildiğine, çok kesin istatistiklerin de bu durumu teyit ettiğine dikkat çeken Svendsen buna rağmen, sıkıntıyı psikolojik ve sosyolojik bir sorun olmaktan çok felsefi bir problem olarak çözümlüyor." - A. Selim Tuncer
Modern hayatta insanların amaçsızlık sorunu olduğunu düşünüyorum. Zaman adeta oyalanmak üzerine kurulu. Eğlence , iş vb benzeri olgular vakit geçirmeye katkıda bulunuyor. Yapılacak ((oyalanacak) bir meşgale bulunamadığında sıkıntı devamında da depresyonlar başlıyor... - emellsaglam
"Önceden sadece toplumun bazı kesimlerine has bir problem olarak addedilebilecek sıkıntı probleminin modern zamanlarda artarak yaygınlaştığına, toplumsal plasebolardaki çeşitlenmenin ve eğlence endüstrisindeki gelişmenin de bununla irtibatlı olduğuna vurgu yapan Svendsen, günümüzde 'değerli' olandan çok 'ilginç' olana önem atfedilmesini de buna bağlıyor." - Ozgur Uckan
Şimdi buradan bakarsak, eğlence sektöründeki gelişmede bu durumun belli bir payı olduğunu görürüz. Hem üretici hem de tüketici tarafındaki gelişmede... Özellikle de fazla fiziksel hareket gerektirmeyen eğlence türleri, yani TV, internet, bu fenomenden hayli besleniyor sanki. - Ozgur Uckan
Facebook'ta gazeteci arkadaşım Seda Poyraz Oğuz şöyle bir yorum bırakmış: "Son yıllarda düşündüğüm konulardan biri; ancak sıkılmak belki de tüm dönemlerde vardı. Modern zamanlar ve araçları; ifade edilmesi, analizini olanaklı kılıyor olabilir. Teşekkürler paylaşım için.." Buna kısmen katılıyorum. Anlam yitimi ve amaçsızlığa da evet. Ancak, modern zamanlardaki sıkıntının bir yanını da beklentilerin yükseltilmesi, buna bağlı olarak yaşanan hayal kırıklıklarının yeni tüketimlere yöneltmesi ve bunun süreğenlik kazanması oluşturabilir. Daha önce bir iki şey karalamıştım, belki devam etmek lazım; modern insanın eşyayla ilişkisi de sorunlu hale geldi. Artık "değerli" şeylerimiz olamadığı için eşyayı kendi ömrümüz tükenmeden tüketiyoruz, "ilginç" olan ise hep "ilginç" olması için çok sık yenilenmek durumunda... Mesela dedemizin kalemi, annneannemizin buzdolabı, büyük halamızın cep telefonu diye bir şey hiç olmayacak çocuklarımız/torunlarımız için... Sözünü ettiğim yazılar şunlardı: "İmgeleri nesnelere yapıştırmak... Ya da biz kendimizi ne(re)ye yapıştıralım?" http://selimtuncer.blogspot.com/2007... "İmgeleri nesnelere ya da nesneleri imgelere yapıştırmak ve Masumiyet Müzesi..." http://selimtuncer.blogspot.com/2008... - A. Selim Tuncer
Eski zamanlarda kişinin kendisini, yaşadığı hayatı, sistemleri kıyaslama imkanları kısıtlıydı. "Birşeyleri kaçırıyor olmak" duygusu modern zamanlardaki kadar yoğun değildi çünkü gündelik hayatta karşılaşılan "kaçırdım, yitirdim" şeklinde nitelendirilebilecek uyaranlar kısıtlıydı. Elinizdekinden çok daha fazlası olduğunu bilmiyorsanız sıkıntı kavramını da derinlemesine yaşamazsınız diye düşünüyorum. - ipek aral kişioğlu
Diğer taraftan eski zamanlarda insan ömrünün modern zamanlara kıyasla çok daha kısa olmasının da eski insanların yaşama yaklaşımlarını bizlerden oldukça farklılaştırdığı kanısındayım. Son 20 yılda gelişmiş ülkelerde insan ömrü ortalama 20 yıl uzadı. Hepimiz 70,80'li yaşlarımızı hayal ediyoruz ve önümüzdeki yılları kaliteli yaşamak çabasındayız. Bu çaba "sıkıntı" demek. Araştırmalara göre 1800'lerde ortalama yaşam süresi 24 yıl, 1900'lerde 48, 2000'lerde ise 63 yıl ... eh bayağı bir sıkılmak demek bunca yılı doldurmak, her anlamda; özellikle de felsefi anlamda ... - ipek aral kişioğlu
Yaşanan yüzyılda rollerin karmaşasını da ekleyebiliriz belki etkenlere. Anadolu yaşam tarzında roller çok netti ve herkesin görevleri belirliydi. Bu görevlerin yerine getirilme süresi de imkanlar eşliğinde daha çok zaman gerektiriyordu. Anneannemin sözlerinden hareketle şimdi vakit bol çünkü her şeyi makineler yapıyor. Anlamsızlık, amaçsızlık keyifsiz yaşam sürecini tetikler. Eğer yaşamda ciddi mesai harcamanız gereken bir işiniz yok ise kafanızda sürekli 'ne yapsam bugün' sorusu ile yaşanılıyor. Kısmen etken. - emellsaglam
çalışmayana ekmek yok dünyasında, gönülsüzce yaptığın işlerle canından beziyorsun ve sıkıldığında gözün bir şeyler arıyor. modernliği en iyi tanımlayabilecek durumu oluşturan sekülerleşmenin [laikleşme (sekülerleşme); insan aklı ve düşüncesinin -genel olarak- dini ve metafızik denetimden kurtarılması süreci olarak tanımlanabilir. toplumsal hayatın tüm branşlarının; siyasetin, kültürün, bilimin dine dayanan değerlerden arındırılması ve bağımsızlaştırılması olayıdır. (m.nakıb e1-attas, s.29-30) (http://tinyurl.com/l26pjk) bir de asıl : http://tinyurl.com/mg5sj3 ] "anlam kaybıyla" bağlantısı belli.(belli mi?) e ama "anlamlı" bir şeyler yapmadan da sıkıntı duygusuyla baş edemeyeceksin, o da belli. madem öyle, seni bağlayan bir şey de olmadığına göre, haydi çık sokağa, uyuşturucu, alkol, şiddet peşinde anlam ara; baktın olmuyor intihar edersin! gazete mi keyfi bir alıntı (ya da yorum) yapmış yoksa svendsen kitabında [http://www.pandora.com.tr/urun...] başka başka etkenlerden de bahsetmiş mi acaba? sıkıntı "bir şey yapmakla" geçer ve "o şeyin" anlamı (ve değeri) sadece sekülerleşmeye (ya da başka tek bir etkene) bağlı olabilir mi? [ biri sıkılıyorum dediğinde aklıma hep charles bukowski'nin, "sadece sıkıcı insanlar sıkılır" lafı gelir; yazmadan edemedim :) ] - obeca
Yine Facebook tarafından bir yorum... Çağlayan İbiş'in: Ece Ayhan o zamanlar yönetmen ablamız Gülin Tokat'ın evinde kalıyor, önünde lokma lokma küçük parçalara ayırdığı somun ekmekler, etrafında kitaplar... Üstatin cebinde tek kuruş para yok, yardımlarla geçiniyor. Etrafındakiler bir ara yakınıyorlar Ece Ayhan'a, "canımız sıkılıyor Ece Abi" diye. Ece Ayhan'ın o durumunda verdiği cevap tokat niteliğinde,"Sıkılmak aptal burjuva çocuklarının hastalığıdır, sizin değil!" - A. Selim Tuncer
Bukovski'ye bayılırım, ama Kierkegaard'ın sıkıcı olduğunu da hiç sanmıyorum:) - Ozgur Uckan
İtiraf edelim: Hepimiz zaman zaman sıkılıyoruz. Özellikle "nedensiz görünen" sıkıntıyı ayırmak isterim. İnsanın bi derdi vardır, sıkılır, o ayrı. Sıkıntı pek ala da yaratıcı bir şey olabilir. Doğru kullanmayı bilirsek. Sıkıntı genellikle "anlam" arayışı ile ilgili bir şey olduğuna, kendimiz kendimize anlamsız göründüğünde sıkıntımız artığına göre, ağrı gibi iyi bir uyaran olabilir. Demek ki vites değiştirmenin zamanı gelmiştir. Nasıl ağrı insanın dostuysa, bir erken uyarı sistemiyse, sıkıntı da zihinsel boyutta aynı işlevi görebilir. - Ozgur Uckan
Çok güzel bir yorum getirdiniz Hocam, ancak çok dar bir katmanı kapsıyor bu dediğiniz... Yazarın sözünü ettiği "sıkıntı"nın hiç de yaratıcı bir işlev görmediğini gözlemliyoruz çünkü... İki "sıkıntı" arasında çok önemli bir fark var gibi geliyor bana... - A. Selim Tuncer
Üstadım, bütün paylaşımlarınız, altında uzun uzun tartışmalar ve fikir zenginlikleriyle dolu yorumlarla şenleniyor, hepsini keyifle okuyor ve kendimi zenginleştiriyorum. Bu kez Ece Ayhan'ın sözüne can-ı gönülden katılıp, sessizce köşeme çekiliyorum. 'Sıkılmak burjuva çocuklarının hastalığıdır sizlerin değil ! " - MugeCerman
Selim Hocam, haklısınız. Farkındayın yorumumun çok küçük bir dilimi ifade ettiğini. Ama bu da var diye eklemek istedim. Genelleşmiş, gündelik hayatın bir parçası haline gelmiş sıkıntının böyle yaratıcı değil, tüketici bir işlevi var daha çok. - Ozgur Uckan
Birine "bunalım", diğerine "sıkıntı" mı desek acaba? - A. Selim Tuncer
Doğru, böyle diyebiliriz. - Ozgur Uckan
| “Allahaısmarladık Oine, bekle beni!” http://selimtuncer.blogspot.com/2009... - A. Selim Tuncer
üstad paylaşımlarınız çok güzel. çok güzel konulara, çok objektif bir şekilde değiniyorsunuz. ayrıca devrim hank'in sözü için teşekkürler. bukowskinin hayranıyım paylaşımın çok iyi geldi. =) - cengiz çiftci
merak ettim svendsen'in "sıkıntı'nın felsefesi" kitabını aldım :) - obeca
allen carr "sigarayı bırakmanın kolay yolu" isimli kitabında çok güzel bir konuya değinmişti. tiryakilerin çoğuna sorarsanız sigarayı onu rahatlattığı ve iyi hissettirdiği için içtiğini söylerler. oysaki sigara öncelikle içmediğiniz zaman bir rahatsızlık ve kötü his verir. içtiğinizde ise bu kötü his gider ve mutlu olursunuz. oysaki bu sanal ve aldatıcı bir histir. bence sıkıntıdan bundan kaynaklanıyor. çevremizde eğlence vb. bir çok uyaran var ve biz her boş geçirdiğimiz anda bunların gerisinde kalmış hissediyoruz ve sıkıntı ortaya çıkıyor. - cengiz çiftci
bir tespitimi de aktarayım. bir gün arkadaşımın biriyle oturuyordum. web konusunda bir projeyi konuşurken "neden gündüzleri geç saatlere kadar yatıyosun, gündüz daha verimli çalışırsın" dedim. aldığım cevap çok iyiydi. "arkadaşlar akşamları mekanda eğleniyor, içiyor. bende o zaman dışarı çıkıp mekana gitmek istiyorum, evde sıkılıyom o saatlerde" dedi. bence durumu çok güzel özetliyor. =) - cengiz çiftci
Sigara tiryakisinin "sıkıntı"sı çok iyi izah edilmiş. :) - A. Selim Tuncer
Diğerleri gibi bu posttan da çabucak sıkıldık! :))) - A. Selim Tuncer
Neyse ki bunalım devam ediyor :)) - Ozgur Uckan
Bütün hilkat, geniş ve eşsiz kudretinde canı sıkılan bir tanrının icad ettiği bir oyundur. Hayat nimetlerinin değişikliği içinde bize yaratıcı işaretten kalan en büyük miras işte bu can sıkıntısıdır. (Ahmet Hamdi Tanpınar - Beş Şehir) /// http://books.google.com.tr/books... - mehmet
Güzel bir temas oldu bu... Ancak Tanpınar'ın "sıkıntı"sı ve "huzur"u ayrı bir bağlamda ele alınması gereken cinsten... Huzur'u niçin yazdığına dair sorulan soruya verdiği cevap: “Çünkü huzursuz bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü insan kendisi ile barışık değil. Değerler karşısında ve insan karşısında yeniden düşünmeye mecburuz. Çünkü her şeyden şüphedeyiz. Ve nihayet arkamızda eskisi gibi o kadar kuvvetle Allah'ı hissetmiyoruz. Hulasa huzursuzuz, onun için...” Demek ki "sıkıntı" deyip geçmemek gerekiyor. Çeşit çeşit... - A. Selim Tuncer
Tanpinar, hayalkirikligiyla dolu bir toplumun, uzun sure direndigi "modernite"ye teslim olmasinin aci veren surecini cok guzel aktarir. Dogru, Tanpinarin "sıkıntı"sı bugunku modern toplumun "sıkıntı"sına benzemez fakat o da bir nevi gecis doneminin, ortada kalmisligin, eski deger yargilarini yitirip yenilerini tam da icsellestirememis olmanin ve bunun yarattigi boslugun "sıkıntı"sıdir bana kalirsa - Aykan
Bu doğru, ama şöyle şeyler de var: “Keşke evlenmiş olsaydım ve ferdî saadet düşüncesi kafamda bu kadar zalim bir hedef olmasaydı.” - A. Selim Tuncer
Veya: “Yirmi sene evvel gelmem lazım gelen yere şimdi geliyorum. Bugünkü Avrupa, fikirlerimin, itiyatlarımın (zihnî) ve ideallerimin hazin bir mezarlığıdır. Hakikatte ben Avrupa’da bir hortlak değilse bile, bir artık gibi dolaşıyorum.” - A. Selim Tuncer
Tanpınar'ın "huzursuzluğu" bana daha çok "yaratıcı bunalım" gibi gelir... - Ozgur Uckan
Doğru Hocam, mesela şu: “İlk defa gelecek seneye çıkamam korkusu aklıma geldi. Ciddiyetle geldi. Hiçbir şeyi bitiremeden ölmek istemiyorum. O kadar eser ve kullanmadığım kelime varken…” Ama bir de bu: “Gırtlağına kadar borç içinde, her gün bir mucize bekleyerek yaşıyorum. Yazık ki mucize anında olmuyor. Vaziyeti hiçbir gün olduğu [gibi] görmedim, göremedim. İntiharın kapısı beliriyor.” Yani, iyi bir katkı oldu ama, Tanpınar konusu biraz karışık ve analize muhtaç bir konudur. Türk romanının zirvelerindendir, o başka... - A. Selim Tuncer
Tanpınar'ın Bergson'un süre (durée) kavramına takıntısı bilinir. Buradan hareketle "an" kavramıyla da yoğun bir biçimde ilgilidir. Tek bir anın sonsuzluğunun bir girdap gibi kendisini içine çektiğini söylüyordu bir yerde. Bunalım, o anın sonsuzluğu içinden geçip giden zamana bakmak ve içine atlamayı istemek gibi bir şey sanki Tanpınar için. - Ozgur Uckan
Orhan Pamuk'un da bir yerde dediği gibi "zaman" konusu, sanıyorum dönemsel bir takıntı Hocam, Bergson, Proust, Valery, Nabakov ve Tanpınar... Belki başkaları da... Takıntı demem yakışmadı, ama başka ne diyeyim? - A. Selim Tuncer
"Takıntı", yani "inatla, başkalarına, modaya, güncelliğe vb. rağmen kurcalamaya devam etmek".. Bence yakıştı. Günümüzün sıkıntısıyla Sartre'ın "bulantı"sı o kadar ciddi bir derinlik farkı var ki... Buyrun, başınıza bir de varoluşsal bunalım çıktı :)) - Ozgur Uckan
Tolstoy'un "hayat tutulması"nı da atlamayalım o halde! Mehmet'in yukarıda Tanpınar'dan yaptığı alıntıyla Tolstoy'un şu sözlerini karşılaştıralım mı? "Bu hayat bana karşı düzenlenmiş aptalca bir oyundan ibaretti. Beni var eden bir varlığı kabul edemesem de, düşüncelerim şöyle gelişiyordu: birisi bana, beni dünyaya yollamakla, çok normal gözüken son derece derinliksiz, sığ bir şaka yapmıştı." - A. Selim Tuncer
Hocam, bu arada, Sartre, Tolstoy, Nietzsche, Schopenhauer veya Camus'nün hayat karşısındaki "bunalım"ıyla modern "sıkıntı" arasında "derinlik" farkından çok "mahiyet" farkı olduğunu söylemek, sanki daha doğru olacaktır. Varoluşsal bir bunalım yaşamak için, kimilerinin "kozmik bakış açısı" dediği bir perspektiften, kozmoz içinde topluiğne başı kadar bile yer tutmayan varlığını görebilmen gerekir. Mutasavvıflar bu uçurumu Şeyh Galip'in şu beytindeki anlayışla aşmaya çalışır: Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen...(Kendine iyi bak, sen, evrenin özü, insan olarak tüm varlıkların gözbebeğisin.) "Hayatı yaşamak" ile "hayatı sorgulamak" arasındaki mahiyet farkı gibi bir şey olmalı bu... "Bunalım" ve "sıkıntı" arasındaki fark yani... - A. Selim Tuncer
svendsen'in, "sıkıntı'nın felsefesi" kitabından: "ben, sıkıntıyı dört tipe ayıran martin doehlemann'in tipolojisini tercih ediyorum: 1. durumsal sıkıntı, birini beklerken, bir dersteyken ya da trendeyken olduğu gibi; 2. doygunluk sıkıntısı, fazlasıyla aynı şeye sahip olduğumuzda ve her şey banallaştığında olduğu gibi; 3. varoluşsal sıkıntı, ruhun içeriği yoktur ve dünya boşa döner; 4. yaratıcı sıkıntı, içeriğinden çok neticesi itibariyle ayırtedilir, kendimizi yeni bir şey yapma zorunluluğunda gördüğümüzde olduğu gibi. bu ayrımlar gerçekte daha belirsizdir, ama bu, yine de tutarlı bir sınırlamadır." "bunalım" buna göre üçüncü maddeyle ilgili. ayrıca "sıkıntı şimdi ile tanımlanır, ya da daha kesin olarak: sıkıntı geçmişsiz ve geleceksizdir, oysa melankolinin özelliği geride kalmış bir zamanın nostaljisi (ya da muhtemelen umut edilen bir gelecek arzusudur)." diyerek, sıkıntı ile melankoli arasında da bir ayrım yapıyor. - obeca
Tamam işte, adamcağız netleştirmiş her şeyi... Bizi bir "sıkıntı"dan kurtardın, teşekkürler. :))) - A. Selim Tuncer
ben de teşekkür ederim; keyifle okuduğum bir kitabı keşfetmeme vesile olduğu için:) - obeca
Selim Hocam, bence hem derinlik hem de mahiyet farkı var. Eklediğiniz için teşekkürler. Bu arada Devrim'in aktardığı sınıflandırma daha iyi aydınlattı durumu. Ben oyumu "yaratıcı sıkıntı"dan (ya da "bunalım") yana kullanıyorum. Yani illa ki sıkılacaksam:) (Edit: ben bunalımın hem 3. hem de 4. maddeyle ilgisini kuruyorum...) - Ozgur Uckan
aslında tüm maddelerle ilgisi kurulabilir (genel anlamda) bunalımın. ben sanırım sartre ve dolayısıyla varoluşçuluk bağlantısında, "bunalım" çağrışımıyla, aceleyle 3. maddeyi şaret ettim :) eh, bir de 4. maddedeki bunalımı (aslında: "sıkıntıyı ve sonrasındaki bunalımı". bunalım sıkıntının giderilememesinden kaynaklanmıyor mu?) yaşamıştır illa ki, örneğin, sartre amca, kitabını yazmadan önce elbette:) - obeca
1, 2, 3, 4, ... Eski reklamcı sıkıntısı: En iyisi Bodrum'a yerleşip balık tutmak, domates ve hıyar yetiştirmek... :) - A. Selim Tuncer
Bu seçenek hep var Hocam, ama Bodrum'u tavsiye etmem. Bahçıvanlık yapabilirsiniz belki, ama balık kalmadı diyorlar:)) - Ozgur Uckan
Ben "citta slow" militanı olup, "urban agriculture" yapmayı düşünüyorum. (Ukalalığımı mazur görün, hem trendy olsun, hem de googling'e teşvik baabında yaptım:) - Ozgur Uckan
Buradaki sonuçlara göre Seferihisar'a yerleşebiliriz mesela: http://www.google.com/search... - Ozgur Uckan
Dayanamadım. İşte sıkıntıya ilaç olabilecek yeni bir uğraş. Üstelik usulsüz tartışmaların kavgaya dönme riski de yok: http://ff.im/6zMv8 - Ozgur Uckan
Yok Hocam, benim sıcakla aram iyi değil, Karadeniz'deyim. Şimdilik balık da var, domates de... Bodrum'u başka eski reklamcıların eski rüyası olduğu için hatırlattım. Şimdi onun da modası geçti. Bu arada Ünye, kısmen bir "citta slow" sayılabilir belki. http://tr.wikipedia.org/wiki... Bilmeden ben militan olmuşum bile! :))) - A. Selim Tuncer
Doğru tabii. Ünye gayet uygun. (Yıllar önce görmüştüm bir kez, ama...) Zaten hareketi yaymak lazım. Ben İzmirli olduğumdan güneyden, siz de Karadeniz'den... Bu arada Karadeniz'de bu hareket için gayet uygun bir coğrafi zemin olduğunu düşünüyorum. Ama bünyeye ve mizaca ters düşer mi diye bir çekincem var:) (Edit: Bölge insanının hızlı mizacı bu harekete ters düşer mi Hocam?) - Ozgur Uckan
Yok canım, onlar buralara gelince azıyor, memlekette akşama kadar okey oynuyorlar. :) Hocam taşra zaten slow... Gerçekten. Ben yazları Ünye'de bir ay kesintisiz, sonra da genişletilmiş hafta sonları şeklinde kalıyorum. Benim gibi "ağır" bir adama bile hayat 'slow-motion' geliyor, bir süre adapte olamıyorum. İstanbul'a dönüşümde ise "N'oluyor yahu, aceleniz ne?" diyesim geliyor herkese... - A. Selim Tuncer
Ben de aynı şeyi Gökçeada'da yaşıyorum. Üstelik bir de ada halet-i ruhiyesi, düşünün artık:) - Ozgur Uckan
"Gecmisimiz, kimligimiz, Dogu ile Bati'nin engin kulturleri arasinda, -iki cihan arasinda- kendimizce ve kimi zaman kendimiz olamadan durusumuz, tereddutlerimiz, gunu ve ani yasayisimiz, itiyatlarimia, itikatlarimiz, "sukut musikisi"nden aldigimiz haz, kendi kulturunu ureten, urettikce harcayan Istanbul, neylerin, kudumlerin ve derin bir musikiyi yaratmislarin hala bizi ceken halesi, ruh gezintileri, yumusak ama derin sorular, butun bu "terkip'ten bize kalan lezzetli bir HUZURSUZLUK..." Tanpinar'i bu kadar anmisken bu da Huzur romaninin arka kapagindan.... - Aykan
Boredom by Siegfried Kracauer (1924) http://ff.im/6CJPM - Ozgur Uckan
Hız-zaman grafiği | Mahmut Celaloğlu http://www.radikal.com.tr/Radikal... - A. Selim Tuncer
Peki, yavaşlarsak daha çok mu sıkılırız daha az mı? - Ozgur Uckan
Hiç bilmiyorum. "Ara kuşak sendromu" yaşıyor olabilir miyiz? - A. Selim Tuncer
sıkılmak şükretmeyi bilmemek - yusuf çağlar
Bence daha az sıkılırız. Yavaşlığın bilgeliği tefekkürü getirir.. Ama yavaşlayıp derinleşemezsek o zaman da kendimizi dinlemeye başlar, daha çok sıkılırız:) - Ozgur Uckan
Hocam, trenin içindeyken, hızı, yol kenarındaki telgraf direklerinden ve bir de kulaklarında uğuldayan rüzgardan anlarsın. Bomboşsa her yanın, zaman akmıyormuş gibi gelir. Ve sen de akmıyor olursun o zaman... 'İdrak'in duruverir! Sorun, telgraf (enformasyon) direklerinde olmasın! :) - A. Selim Tuncer
Bence öyle. O yüzden satori/boşluk deneyimini önemsiyorum ya! Yavaşlığın bilgeliğine varmak için de boşlukla tanışmak zorundasın. Nasıl yazı varolmak için boşluğun, boş kağıdın varlığına ihtiyaç duyarsa, nasıl ses iletilmek için havaya ihtiyaç duyarsa, nasıl beden haraket etmek için boşluğa ihtiyaç duyarsa, durup düşünmek, sindirmek, kendini bilmek için de insan zamanı ve mekanı yavaşlatacak bir boşluğa ihtiyaç duyar... Enformasyon hızı bizi kuşatan bir doluluk haline geldiğinde zaten artık enformasyon almıyor oluruz. İki enformasyonu birbirinden ayıracak, onları anlamlı kılacak bir boşluğa ihtiyacımız yok mu? - Ozgur Uckan
Hayatı biraz yavaşlatmak hepimizin ruhuna iyi gelecek! | Temel Aksoy http://ff.im/mAV2s - A. Selim Tuncer